SİVAS’TA BİR HANIM EVLİYA: FAZİLE HANIM 1

Fazile Teyzemin Aziz Hatırasına

Vefatının üzerinden tam otuz yıl geçti. Fakat Fazile Teyzemin hatırası hâlâ canlı; onu tanıyanların gönlünde ve hafızasında yaşamaya devam ediyor. Belki bana öyle geliyor diye düşündüm; ama tanıyan herkesin ortak şahitliği, onun güzel ahlakı, güler yüzü, yardımseverliği ve gönül ehli oluşunu teyit ediyor. Fakirlere, yetimlere kol kanat geren; Kur’an öğretmeyi hayatının bir parçası sayan; iyiliği tatlı dille emreden, kötülükten sakındırmayı kırmadan öğütleyen bir Allah dostuydu.

Onu tanıyan herkesin ortak kanaati, Fazile Hanım’ın bir evliya, Allah dostu, Hakk aşığı, irfan ehli bir arife hanım olduğudur. Rabbim, ahirette onu çok sevdiği Resûlullah Efendimiz ve salihlerle, sadıklarla, evliyalarla beraber haşretsin inşallah.

1934 yılında Sivas’ın Gürün ilçesinde dünyaya gelen Fazile Hanım, genç yaşta iki küçük çocuğuyla dul kalmıştı. Çocuklarını üvey baba baskısından korumak için yeniden evlenmedi; evinin hem erkeği hem kadını olarak sabır ve kanaatle çileli bir hayat sürmeyi seçti. Küçük evinde kayınvalidesi ve çocuklarıyla birlikte, bahçesinden çıkan kayısı, elma, salatalık, fasulye ve domatesle ; inek, koyun ve tavuklarına bakarak geçinir, aza kanaat eder, şükürle bereketini artırırdı.

Kocası Kurt Ahmet’in genç yaşta ani vefatından sonra hayat yükünü tek başına omuzladı. Fakat yokluktan hiç şikâyet etmedi. Her hâlinde tatlı bir tebessümle “Şükür olsun, eyiyiz elhamdülillah” derdi. Fakirlikten söz açıldığında ise büyük bir tevekkülle:
Biz niye fakır olah? Yiyecek ekmeğimiz, giyecek göyneğimiz, oturacak evimiz var. Şeytan fakır; onun imanı yok, ameli yok.” diyerek şükürle gönülleri teselli ederdi.

Fazile Hanım, İhramcızade İsmail Efendi’nin Darende’deki halifelerinden Hulusi Efendi’ye intisaplıydı. Tesbihi elinden, zikri dilinden eksik olmazdı. İhvan hanımlarla toplanır, Kur’an okur, dua eder, Hatm-i Hacegan yaparlardı. Sık sık Darende’ye giderek dergâhı ziyaret ederdi.

Büyük oğlu Hamit Ağabey (Şeyh Hamid-i Veli’ den dolayı yöresel telaffuzla Şeyhamit), ekonomik sıkıntılar sebebiyle 15 yaşında Almanya’ya çalışmaya gitmişti. Kısa süreli gurbet niyetiyle başlayan yolculuk, kırk yıllık acı bir vatana dönüştü. Her izinde sevinç gözyaşlarıyla karşılanır, dönüşte hasret gözyaşlarıyla uğurlanırdı. Küçük oğlu Yüksel Ağabey ise Gürün’de annesiyle birlikte yaşadı. Gelinleri Hülya Ablam Almanya’da ve Gülay Yengem ise yanında anne-kız gibi sevgi ve saygı içinde bir ömür sürdürdüler.

Teyzemin Yanında İki Yıl

Teyzemi çocukluğumdan beri çok severdim. Ancak evi bize uzak bir mahallede olduğu için onu ancak haftada ya da ayda bir görebilirdim. Onu asıl tanımam ve derin bir sevgiyle bağlanmam, lise yıllarımda yanında kalmaya başlamamla oldu.

1976 yılında Hamit ağabeyim Almanya’da çalışıyor, küçüğü Yüksel ağabeyim ise askere gitmeye hazırlanıyordu. Teyzem evde yalnız kalmamak için yanına bir can yoldaşı arıyordu. Ben de zaten onunla kalmak için adeta can atıyordum. Babamın ve annemin onayıyla, Yüksel ağabeyimin askerliği bitene kadar Fazile Teyzemde kalmama karar verildi. Benim sevincime diyecek yoktu; teyzem de bu karardan çok memnun olmuş, tebessüm ederken gözlerinin içi parıldamıştı.

Böylece iki yıl boyunca teyzemin yanında kalacak, onun güzel sohbetinden ve muhabbetinden istifade edecektim. Hayatım boyunca hep gönlümün gösterdiği yönü takip etmiştim. Aslında kendi evimizin imkânları ve konforu çok daha iyiydi. İki katlı evimizde, o yıllarda büyük bir lüks imkan sayılan elektrik ve televizyon vardı. Her türden meyve ağacının bulunduğu geniş bir bahçeye sahiptik; babam lokantacı olduğu için soframızda yemekler daha çeşitli olurdu.

Teyzemin evi ise Gübün denilen Çayboyu Mahallesi’nin Taşlık Sokağı’ındaydı. Nispeten daha yoksul bir bölgede yer alan bu ev; bahçesi olmayan, okuduğum liseye uzak, küçük iki oda ve bir mutfaktan ibaretti. Gübün’e o yıllarda henüz elektrik gelmediği için derslerimi gaz lambası ışığında çalışmak zorundaydım.

Okula giderken havalar sıcaksa 4-5 kilometrelik yolu bazen yürüyerek bazen de Yüksel ağabeyimin bisikletiyle gider, soğuk havalarda ise minibüse binerdim. Beni daha zor ve meşakkatli bir dönemin beklediğini biliyordum. Ama olsun! Teyzemin gönülden gelen sevgisi, irfanı ve hikmetli hâlleri beni kendisine çekmeye yetiyordu.

Aynı çatının altında yaşadıkça Fazile Teyzemin irfanına, Kur’an ve Resulullah sevgisine, ibadetlerine olan düşkünlüğüne ve her işini bir ibadet şuuruyla yapışına hayranlığım daha da arttı.

Her canlıya, özellikle de zayıf ve mazlumlara karşı sonsuz bir merhamet besliyordu. O, yaratılmış her şeyle dosttu; ağaçlarla, bitkilerle, kuşlarla, tavuklarla, koyunlarla konuşur, adeta onların dertlerini dinlerdi. Onlara yaklaşır, “Canıım, karnın mı acıktı, susadın mı? Seni Yaradan’a kurban olayım...” diye seslenirdi. Dalı kırılan bir ağacın, bir fidanın acısını yüreğinde hisseder, onunla birlikte üzülürdü.

Fazile Teyzemin Bir Günü

Teyzem güne seher vakti başlardı. Kur’an okuyup zikir derslerini tamamladıktan sonra, yanında bir arkadaşı varsa sabah namazı için camiye gitmeye can atardı. Yıllardır teyzemden başka bir hanımın bu kadar büyük bir iştiyakla sabah namazında camiye gittiğini ne gördüm ne de duydum.

Cumartesi Pazar ve diğer tatil günleri beni de namaza uyandırır, o tatlı ve sevgi dolu sesiyle Canım, güzelim haydi namaza gidek” derdi. Mahallenin diğer ucunda olan camiye gittiğimizde sabah namazının ardından hanımlar mahfilinden erken çıkar, cemaatin dikkatini çekmeden eve dönerdi.

Ben de peşinden koşarak peşinden yetişmeye çalışırdım. Özellikle yol üzerindeki bahçelerden ağaçlık olan Mistoğ Nuri amcaların kavaklığından geçerken serçelerin koro hâlindeki cıvıltılarını dinler, Vah canlarım, Allah’ı zikrediyorlar. Her canlı kendi lisanıyla Rabbini anıyor, gaflette olan bizik…” derdi.

Namazdan sonra işrak vaktine kadar pencerenin önünde Kur’an okurdu. Beyaz başörtüsü ve nurani simasıyla pencere kenarında Kur’an okuyuşu hâlâ hafızamdadır. Ufka bakan o pencereden Gökpınar’a giden yolu, tepeleri ve güneşin doğuşunu izlerken; sabah ışığının aydınlattığı nurani yüzü ve tatlı bir ahenkle okuduğu Kur’an sesi, içime işleyen ilahi bir nağme gibiydi. Sanki rüyamda melekler Kur’an okuyor, teyzem o nurani yüzüyle gülümsüyor, ben de cennet bahçelerinde geziyordum.

Sabah namazından sonra ben uyurken, teyzem işrak namazını kılar ve mahalledeki hastaları, yetimleri, yoksulları, yaşlıları ziyarete çıkardı. Bu ziyaretlere asla eli boş gitmezdi; bahçesinden topladığı birkaç elma, kayısı, salatalık ya da çay-şeker gibi küçük hediyeleri yanına alırdı. Bir hastanın dualarını almak, bir yetimi sevindirmek onun en büyük hayat gayesiydi. Taşlık Sokağı da tam onun aradığı gibi yoksul, hasta ve yetimlerin çok olduğu; sevap kazanmaya vesile bir yerdi.

Ziyaretlerini kısa sürede bitirip eve geldiğinde kahvaltıyı hazırlardı. Yemek yapmakla uzun uzun uğraşmak, zahmetli sofralar kurmak onun için vakit israfı demekti. Zamanı çok kıymetliydi çünkü yapacak çok işi vardı. Kolay ve çabuk pişen yemekleri tercih eder, bunlara da Tembel aşı” derdi. Çay, ekmek, peynir ve salata onun için en mükellef sofra sayılırdı. En çok yaptığı yemek ise soğan, biber ve domatesten oluşan, sıcak salata benzeri pratik yemeklerdi.

Ancak onun elinden çıkan her yemeğin ayrı bir lezzeti vardı. O’nunla beraber yediğim her yemeğin, hele de sabah bahçede güneş doğarken yediğimiz peynir-soğan-yufka ekmek dürümünün tadını hâlâ unutamam.

Bir yemeğin lezzeti sadece malzemesinden değil, sofradaki muhabbetten gelir. Sevilmeyen bir ortamda lokmalar insanın boğazına dizilirken, muhabbetle yenen bir dilim ekmek dünyalara bedeldir. Teyzem bulunduğu her ortama o sevgiyi katmayı çok iyi bilirdi. Bu durum onun sonradan öğrendiği bir şey değil, Allah vergisi bir hâldi.

Kahvaltıdan sonra, eve 4-5 kilometre uzaklıktaki Derebağ’da bulunan bahçeye gitmek için hazırlıklar başlardı. Yemek için peynir, yufka ve salata çıkını hazırlanır; toplanacak fasulye, salatalık, kayısı ve biberler için telis çuvallar alınır; dönüşte yük taşımak için komşulardan rica edilerek varsa eşekleri emanet istenirdi. Teyzem olumsuz hiçbir şeye aldırmaz, Vardır bir khayr, hele gidek görek, Rabbim bir kolaylıh verir inşaallah” derdi. Çoğunlukla bahçeye yürüyerek gider, yine yürüyerek dönerdik. Eve geldiğimizde yorgunluğunu tarif etmek için söylediği Abov, çoh yoruldum, cırcıvıh oldum, heç halım galmadı” sözü hâlâ kulaklarımdadır. Ancak bir bardak çay, bir peynir-ekmek dürümü ya da bir elma tüm yorgunluğunu almaya yeterdi.

Bahçede veya evde çalışırken yanındakilere sürekli bir şeyler öğretmeye çalışır ya da bir kitaptan parçalar okutup dinlerdi. Onun için her an, ders çıkarılacak bir fırsattı. O günün takvim yaprağındaki güzel bir sözü, evliyaların hayatından hikâyeleri, hadis-i şerifleri ya da eskilerden duyduğu hikmetli kelamları mutlaka anlatır; bulunduğu ortamı faydalı sözlerle doldururdu. Kur’an-ı Kerim’deki birçok kısa sureyi bahçede veya evde çalışırken teyzemin yanında öğrendim. Birçok peygamber ve evliya kıssasını ilk kez ondan duydum.

En nefret ettiği şey boş konuşmalar, gıybet ve dedikoduydu. Bir yerde gıybet yapıldığını duysa kızar, hemen konuyu değiştirip: Bacı karnınız açsa et pişireyim, yemek getiriyim; ölü eti yemen! derdi. Bazen de kendine has şivesiyle Gov gıybet etmen bacı, haydi bir salavat getirek” diyerek konuyu kapatırdı. Kur’an-ı Kerim’de gıybet etmenin ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetildiğini ve ne kadar ağır bir günah olduğunu çevresine sık sık hatırlatırdı.

Akşam olunca gaz lambası ışığında kitap okumak, komşuları ve akrabaları ziyaret edip sohbet etmek hem bir eğlence hem de bir okul havasında geçerdi. Teyzemin bulunduğu ortamda mutlaka Kur’an’dan, hadislerden ve evliya menkıbelerinden bahsedilirdi. Teyzem bir yolunu bulur, sözü alır; Durun hele size bir hikâye anlatayım” ya da “Haydin tövbe istiğfar edek” derdi.

Devam edecek.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın