Zor bir çağda yaşıyoruz. Kalplerin katılaştığı, sözlerin değersizleştiği, hakikatin gürültüde kaybolduğu bir zaman bu. Büyüklerin “Ahir zaman fitneleri” dediği o dönemin tam ortasındayız. İnsanlar kardeşlerini düşman, düşmanlarını dost bellemiş; hak ile batılın, dost ile düşmanın ayırt edilemediği bir çağ bu.
Küresel Sömürü Düzeni
Dünyanın bir kısmı lüks içinde yaşarken, diğer kısmı açlık, susuzluk ve savaşla boğuşuyor. Dünyanın bir kısım ülkelerinde en büyük problem obezite ve israf olurken, diğer kısmında bulaşıcı hastalıklar ve gıda eksikliği büyük problem oluyor.
Küresel güçler, silah, ilaç ve teknoloji üzerinden yeni bir sömürü düzeni kurmuş durumda. Silaha göre savaş, ilaca göre hastalık, teknolojiye göre pazar üretiliyor. İnsanlar hem öldürülüyor hem de öldürmeye zorlanıyor; hepsi vahşi kapitalizmin çarklarını döndürmek için.
Vesayet Savaşları ve İslam Dünyası
İslam coğrafyası, bu sömürü düzeninin en ağır bedelini ödeyen coğrafya hâline geldi. Suriye, Yemen, Irak, Libya, Afganistan… Her yerde aynı senaryo: Müslümanlar birbirine düşman edilmiş, kardeş kardeşe silah doğrultmuş. Cihad gibi yüce bir ibadet, terörle özdeşleştirilmiş. Vesayet savaşlarıyla Müslümanlar, başkalarının çıkarları uğruna birbirini tüketiyor.
Mezhep, meşrep, cemaat, tarikat, parti gibi ayrılıklar, İslam dünyasında fitne ateşini körüklüyor. %95 ortak değerler unutuluyor, %5’lik ihtilaflar büyütülerek düşmanlığa dönüştürülüyor. Sosyal medya, bu ayrılıkları derinleştiren bir silaha dönüşmüş durumda.
Kardeşlik Yerine Tefrika
Kur’an, “Müminler ancak kardeştir” derken, biz kardeşliğimizi unuttuk. Peygamberimiz, müminleri bir bedenin organlarına benzetirken, biz kendi elimizle kendi kalbimizi yaralıyoruz. Kardeşinin acısına duyarsız kalan, uyuşturulmuş bir uzuv gibi hissizleşiyor. Bugün İslam dünyasında yaşananlar, birliğin değil, ayrılığın nelere mal olabileceğinin acı bir göstergesi.
Çözüm: Sağduyu, Şura ve İttifak
Bu gidişata dur demek için önce birbirimizi anlamaya, sonra da bir araya gelmeye ihtiyacımız var. 1931’de Kudüs’te yapılan İslam Kongresi, bu anlamda tarihî bir örnektir. Sünni, Şii, Alevi, Hanefi, Şafii demeden 22 ülkeden gelen 153 delegenin bir araya gelerek İslam kardeşliğini savunması, bugün de ilham verici bir modeldir.
İslam dünyasında kurulacak bir “Âlimler Şurası”, mezhep ve meşrep farklılıklarını ilmi zeminde tartışmalı, sahih kaynaklara dayanmayan hurafeleri ayıklamalıdır. Cemaatler, STK’lar ve dini yapılar şeffaf, denetlenebilir ve siyasi menfaatlerden uzak olmalıdır. Görevler ehliyet, liyakat ve sadakat esasına göre verilmelidir.
Farklılıklarımızı düşmanlık değil, zenginlik olarak görmeliyiz. “İhtilaf rahmettir” anlayışıyla birbirimizi mazur görmeli, hakkı hak bilip ona tabi olmalı; batılı batıl bilip ondan uzak durmalıyız. Çünkü ümmetin birliği, her grubun, her görüşün ve her yapının üstündedir.
Kur’an, Ali İmran Suresi 103. ayette şöyle buyurur:
“Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Düşmandınız, kalplerinizi uzlaştırdı da O’nun nimetiyle kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarındaydınız, sizi oradan kurtardı.”
Şahitlik Sorumluluğu
Bu çağda yaşananlara sessiz kalmak, zulme ortak olmaktır. Müslüman, sadece ibadetle değil; adaletle, merhametle, kardeşlikle de sorumludur. Çağın şahidi olmak, hakikati görmek ve onu haykırmakla mümkündür. Bu çağda susmak, sadece bir tercih değil; bir vebaldir.

Bir yanıt bırakın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.